Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkçe etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ocak 2011 Cumartesi

Ben Diyeyim: Şafak; Sen Anla: Shafak !

Elim klavye üzerinde dolaşırken, gözlerim masamın üzerinde oldukça fazla yer tutan Elif Shafak (!) kitaplarına kayıyor. Neredeyse tüm külliyatını edinmişim zamanında. Artık çok eskilerden kalan Metis Yayınları tarafından yapılmış baskılarını üstelik. Tüm kitaplar aynı punto kullanılarak  yazılmış, başka renk ve kalınlıkta oradan öylece bana bakıyor. Okuduğum zamanları düşünürsek oldukça uzun zaman olmuş ‘’ergen’’ denilen dönemimi onlarla geçireli. Kimisine göre şans gibi sunulan, kimisine göre de kaçınılmaz olarak kazanılan bu başarı da benim ‘’ergen’’zamanlarımdan çok daha ileride artık. Bir önceki kitabıyla ülkedeki ne kadar kitaplık varsa neredeyse hepsinde yer bulan Shafak’la ‘’Firarperest’’ ve sonrası geldiğimiz yerlerin kısa bir özeti gibi son on yıl...

İlk olarak ‘’Şehrin Aynaları’’ ile başlamıştı yolculuğum. Ne kadar etkilendiğimi hatırlıyorum o zamanlar. Sanırım 2001 yılıydı okuduğumda. Gitmek ile başlayan o paragrafı uzun bir süre kullandığım tüm not defterlerimde taşıdım: ‘’Gitmek kadere diş bileyenlerin, varmaksa kadere inanmayanların tercihiydi. Birinin kökleri geçmişte, haritası çok merkezli; ötekininse kolları gelecekte, haritası tek merkezliydi. Bu sebepten, birinde ağır basan dişilik, ötekinde erkeklikti. Kaçmaya gelince o bambaşkaydı. Kaçmak sürekli hareket halinde olmasıyla gitmeyi ve gizliden gizliye barındırdığı bir başka, bir öte mekan arzusuyla da varmayı çağrıştırıyordu. Velhasıl kaçmak, hem gitmeye hem de varmaya, ne gitmeye ne de varmaya benziyordu’’. Benim için yazılmış gibiydi. Var olduğun şehirden kaçmak, gitmek ve kalmak ancak bu kadar güzel anlatılabilirdi. Sonrasında ‘’Mahrem’’ ve ‘’Bit Palas’’ geldi. Mahrem’i çok kısa zamanda okumuştum. ‘’Şehrin Aynaları’’ gibi çarpmamıştı belki de beni. ‘’Bit Palas’’ kurgu anlamında gerçekten de başarılı bir romandı. Aynı kelimelere rastlamadığım, İçine girdikçe bir edebiyat eserini okumanın keyfine vardığım bir eserdi.

Sırada ‘’Araf’’ vardı. Aslına bakarsanız ‘’Araf’’ o zamana kadar okuduğum en iyi romanıydı diyebilirim rahatlıkla. Ömer karakterinin o sıkışmışlığı, kitapta çalan (‘’Kitapta çalan’’ diyorum çünkü okuduğum her satırında o şarkılar beynimin içinde çaldı durdu) şarkılar, her sayfasını beynimde film gibi izliyordum. Uzun zamandır böyle bir şey okumamıştım aslına bakarsanız. O dönem Araf’taki tüm şarkıları bir cd’de toplayıp bir kitap albümü bile hazırlamıştım hayatımda ilk defa. Bir romanın albümü!

Elif Shafak’ın internet sitesi de çok güzeldi. Ruhu ne kadar ağır ve karanlık dedirtecek türden, melankolik, hırslı ama bunu belli etmeyecek kadar da bırakmış bir hava sezinliyordum içten içe onda... Televizyon programlarına nadiren katılırdı o zamanlar. Dağınık saçlar, kendinden emin ancak anlatma kaygısı olmadan konuşur, anlatırdı ve giderdi kitabını.

‘’Baba ve Piç’’ aslında en çok reklamı yapılan, herkesin tanımaya başladığı romanı oldu aslında. Kocaman kitap reklamları asılmaya başlamıştı kitapevlerinde. Kendisinin buna neden ses çıkarmadığını o dönem anlamamıştım tabii. Sonrasında olacaklara göre bu çok masumane kalıyordu.

‘’Araf’’ı ikinci defa okumamın üzerinden kısa bir zaman geçmişti ki ‘’Baba ve Piç’’i elime aldım. Sanırım onu çok büyük bir heyecanla okuyamama nedenim de o oldu. Sürükleyici ve güzeldi kitap; ancak ‘’Araf’’taki vurgular, kullanılan kelimelerin aynılığı kitabın tüm güzelliğini geride bırakıyordu. Sancılı bir süreçte yazılmış bir kitaptı bana kalırsa. Zaten sonraki sancılarını da hayretle izledim. İnsanların düşüncelerini kaleme aldığı için yargılandığı, şaşırtıcı ve tahammül edilmesi zor süreçlerden biriydi.

Her ne kadar sıkıntılı geçmiş bir süreç de olsa sonunda beraat ederek üzerine bir sünger çekildi geçmişin. Yepyeni bir dönemdi artık başlayan. O süreçte ‘’Pinhan’’ı okuyordum ben de...Dergiler, televizyon söyleşileri...Hiç görmediğim kadar çok Elif Shafak fotoğrafı görüyordum etrafta. Yaşamı, kocası, Yeni Şafak yazıları her şey o dönemde gözümüze gözümüze sokuldu adeta. Hakkında bilmediğim birçok şeyi bu dönemde öğrendim. Hatta bilmek istediğimden bile fazlasını...

Bazen sevdiğiniz yazarların özel hayatlarını bilmemeniz gerekir. Çünkü o çok sevdiğiniz ve satırlarından yarattığınız kişiliği, gerçek hayattaki varlığı alır götürür. Böyle bir ikilem içerisindeyken Shafak’ın Doğan Yayınevine geçtiğini tedirginlik içerisinde öğrendim. O dönem ülkedeki tüm ‘’popüler’’ olarak adlandırılacak  ismin kitabını yayınlıyordu bu yayınevi. Ardından çok kısa bir süre sonra da ‘’Siyah Süt’’ adlı başyapıt (!) bu yayınevinden çıktı.

Aslında doğum sonrası bir depresyonu, ciddiye alınmaması gereken bir ara kitap olarak nitelendirilip, Latif Demirci’nin çizimleriyle daha cicili bicili bir hale getirilmiş halde önümüze sunuldu. Kitapta bir yere gelene kadar aslında bunun Shafak’ın ikinci doğumu olduğunun farkına bile varmıyorsunuz. Zaten fark ettiğiniz zaman da benzer hisler içerisinde okunmuyor kitap. Edebi olarak pek değer biçemediğim bu kitabın, yazarın diğer kitaplarına hakaret niteliğinde değerlendirilebilecek kadar çok insan tarafından okunuşu da bir diğer can sıkıcı konu oldu benim için.

Kabahati öncelikle yayınevine bulurken aslına bir yandan da değişikliğini gün be gün su yüzüne çıkarmaya başlayan Elif Shafak’ı da hayretler içerisinde izliyordum.

‘’Aşk’’ tam böyle bir zamanda geldi. Çakramızın rengi olarak nitelendirilen pembesiyle tüm raflarda, duvarlarda, korsan kitap tezgahlarında, kitapevlerinin vitrinlerinde, gazete sayfalarında o vardı. Avuçlarında kucakladığı kitabıyla bizi selamlayan bir fotoğraf ile birlikte.

Kendisinin profesyonel olarak çalıştığı Mevlana üzerine yazdığı ilk romanmış gibi sunuldu hakkında hiçbir şey bilmeyen okuyucuya. Okuduğum röportajlarında ve söyleşilerinde ilk kitabı Pinhan’a neredeyse hiç gönderme yapmadı. Sustum, seyrettim. Kitap elimdeydi ancak okumak gelmiyordu bir türlü içimden. Haftalar geçti kitap hala herkesin elindeydi. Okumayanı kınıyordu insanlar adeta. Şems ile Mevlana ile yatar kalkar olmuştuk resmen.

O süreçte sürekli söyleşiler düzenleniyordu. İstanbul’da bir bakıyordunuz Fatih’te bir salonda, bir bakıyordunuz bir üniversitenin konferans salonunda. Ötekilere ve dışlanmışlığa ve düşünce özgürlüğüne bakışını değerlendirirken bir yandan da anlatıyordu Mevlana ve Şems’i her yerde.

2009 Yılı Eşcinsel Onur Haftasında da bir panel düzenlendi. Cinsel ayrımcılık ve öteki kavramı üzerine anlattı düşüncelerini. Cinsel ayrımcılığın olmaması gerektiğine değindi. Sonuç itibariyle eşcinsel okurlar ciddi bir kitleydi, onlara kitabını anlatmak ve almalarını sağlamak oldukça önemliydi. İyiydi hoştu ancak bu panele katılan insanlar daha sonra, erkek okurların pembe kapaklı kitabı okuyamadığını gerekçe gösterilerek kitabın - bana kalırsa oldukça seksist şekilde! - ticari bir şekilde gri kapaklı olarak değiştirildiğine tanık olacaklardı.

Sonrası daha da vahim bana kalırsa. Kitap satarken ‘’Kağıt Helva’’ adında ayrı bir ticari zeka örneği çıktı piyasaya. Geçmiş tüm kitaplarından alınma özlü sözler. Kağıt helva tadında (!) Aslında bu ‘’Aşk’’ ve sonrası dönem hükümetlerin yaptıklarına olumlu bakan, oyunu kuralına göre oynayan Shafak dönemi olarak nitelendirilebilir. İçinde bulunulan ve birçoklarını tedirgin eden süreçlerde ilerleme çabası ve bir tür vurdum duymazlık ve tedirginlikleri dile getirmeme, okurun ağzına bal çalma dönemi.

Aslında yadırgadığım bir taraf da Siyaset Bilimi üzerine master yapmış birçok yaptığıyla bunu özümsediğini dile getiren birinin tarihin aynı zamanda tekerrürden ibaret olduğu gerçeğini bile bile böyle davranıyor olmasıydı. Tarihte giyotin sırasında en önceliği olanların aslında her zaman oyunu kuralına göre oynayıp padişahına en çok ‘’çok yaşa!’’ diyenler olduğunu birisinin ona hatırlatması lazım galiba?

İstiklal Caddesi’ne ne zaman çıksam, elime ne zaman bir dergi alsam (ki bu dergilerin içerikleri birbiriyle alakasız da olsa) her yerde onu görüyorum. Mümkün olsa tüm şehri resimleri ile dolduracaklarını düşünüyorum. Yıllar önce Orhan Pamuk’a, Murathan Mungan’a ya da Ahmet Altan’a yapılan şey aslında şu anda da Elif Şhafak’ın kendisine yapılan. Tabii biraz daha farklı, biraz daha tartışma gerektiren cinsten.

Popüler kültürün bizlere kötü bir sunumu mudur? Yoksa her şeyi abartılı bir şekilde bünyemize sindirmeyi seven bizler, bu konuda da mı sınıfta kalıyoruz? Sorularına yanıt ararken bir gün ‘’Firarperest’’ adlı kitabı çıkageldi. Denemeler olarak sunulan bu kitabı merak ettim ve aldım. İlk basım şu anda elimde olan. Kitabı okumaya başlamadan önce kitabın aslında tıpkı ‘’Med - Cezir’’ gibi şuan yazdığı Haber Türk adlı gazetedeki yazılarının toplaması olduğunu görüp hayal kırıklığı yaşadım. Çünkü kitabın içinde bundan bahsedilmiyor. Kitap denemeler olarak bu kez de M.K Perker ‘in çizimleri ve Mehmet Turgut tarafından çekilmiş kapak fotoğrafıyla bize sunulan kitabı (yeni bir ticari başarıyı) aldığım için pişman oldum.

Kandırılmak kötü bir şey gerçekten, hatta bunun okuru düpedüz aptal yerine koymak olduğunu düşünüyorum. Eski yazıların bizlere yepyeni denemeler olarak sunulması. Aslında hata biraz da bende. Sonuç itibariyle  YKY ( Yapı Kredi Yayınları) tarafından basılan bir klasik değilse satın aldığınız, kapağında yazarın kocaman resmi olan bir kitabı alırken yanında da bir sürü önyargıyı alıyorsunuz yanınıza.

Gelelim kitaba. Daha önce birçok köşe yazarının belli yıllar arasında gazetelerde yayımlanmış yazılarının topladıkları kitapları satın aldım. İçinde o zamanki gündeme baktığımda bir fikir sağlamamı gerektirecek  bir çok şeye rahatça ulaşabilmek ve anlayabilmek için. Ancak bu sonuçta bizlere toplama olarak sunulmamış bir toplama kitabı olduğu için de bir kaç çizim dışında yeni ve faydalı pek bir şey bulamıyorsunuz. Bu köşe yazılarının toplaması olarak sunulup , yazıldığı tarihler ya da yazarın o yazıyı yazarken neler düşündüğüne ait küçük notlar olabilseydi eğer içerisinde kitap çok daha faydalı olabilirdi aslına bakılırsa. Bu sayede yazıların muallakta kalmasına ya da yazılırken neler düşünüldüğü, hangi olaya istinaden böyle bir şey yazıldığı gibi sorular yanıtsız kalmazdı.

Gerçi yazılan yazıların art arda okunduğunda pek bir şey ifade etmediği de anlaşılıyor. Benzer olaylardan aralıklı üç yazıda bahsediliyor olması mesela ya da aynı kelime topluluğunu defalarca kullanmak: Ağızda yavaş yavaş eriyen akide şekeri gibi.

Kitabı okurken, hakkında eleştiri yazılmasından oldukça rahatsız olan, ‘’öteki’’ denilen kavramın aslında kendi çıkarı dışında olan bir çok şeyi kapsamadığını fark ettiğim, kocasının koyu bir futbol fanatiği olduğunu  ve yine kocasının Nina Simone’u çok sevdiğini dünyada bu kadar acı bu kadar sıkıntı varken verilen köşede adeta ‘’ne yazsam okunur zaten’’rahatlığıyla yazabilen, mağrur ancak eskiyle yakından uzaktan alakası olmayan bir Shafak gördüm bir kez daha.

Üzüldüm. Ona ulaşmayı ve bu tehlikeyi fark ettiğim ilk günden itibaren ona söylemek istediklerimi düşündüm. Artık oldukça geç, dünya ülkelerinde gittiğimiz tüm kitapçıların raflarında görebileceğimiz tıpkı ‘’Araf’’ romanında Ömer karakterinin başına gelen şey gibi (Romanda da Ömer karakterinin adı Amerika’da Omar olmuştu) örneği görülmemiş bir şekilde soyadı: Shafak olarak.

Bazen bazı şeyler eskilerde kalmalı belki de?  Zamanı geldiğinden kızmayı da bırakmalı kenara, sevmeyi de. İşte o zaman ayırmalı yolları eskinin verdikleriyle. ‘’Bit Palas’’da dolaşmalı, ‘’Şehrin Aynaları’’na bakarak derinleşmeli, ‘’Pinhan’’ olup bir ağaç tepesinden gülümsemeli ve tıpkı ‘’Araf’’ okurken Nick Cave’den ‘’As I Sat Sadly by Her Side’’ dinlemeli. Tebessümle hatırlamalı ve bakmamaya çalışmalı vitrinlerde yığılmış yüzlerce kitaba, yakında onun da toparlanıp bir kitap olacağı düşüncesi veren röportajlara... En güzel şey karşındakini görmemek belki de bırakırken? Geçmişin hatırına güzel romanlara hak ettiği değeri vererek..

4 Ocak 2011 Salı

2010 Avrupa Kültür Başkenti (!)

Televizyonda umarsız bir şekilde kanallar arasında gezinirken; bir anda bir kanalın reklam kuşağında rastladığım görüntü oldukça canımı sıktı. Reklam 2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamında hazırlanmış; kültür mozaiği İstanbul’u anlatıp, bu başarının(!) altında imzası olanlara ve bizlere teşekkür ediyor. Biz yaptık diyecek kadar kendine güvenli; içimizi acıtan Haydarpaşa’nın eski görüntülerini de kullanacak kadar sinir bozucu ve saygısız.

Kimimize göre koskoca ancak kimimize göre de kısacık geçen 2010 yılını geride bırakırken; tüm yıl boyunca kendime defalarca sorduğum bu soru tekrar kurcalamaya başladı zihnimi: Geçtiğimiz yıl Avrupa Kültür Başkenti olduk, peki biz ne gördük; ne hissettik ve kendimizi bu başkent içerisinde ne gibi kültür etkinlikleri içerisinde bulup, nereye ilerledik? Şehrimize o şehri yaratan bizlerin kültür adı altında yapılan işlere katkımız ne yöndeydi?

Bunları düşünürken bir yandan bunu yapan insanlara öfkelenip, bir yandan da aynayı kendimize tutmamız gerektiğini hissettim. Günlük koşuşturmalarımız içinde dünyanın en pahalı kentlerinden birinde yaşayan bizlerin yaşama mücadelesi içerisinde kültüre ayırdığımız/ayıramadığımız zaman dilimlerinin uzunlukları, eskiye oranla üniversite öğrencileri dışında ne kadarımızın hala filmleri sinemada izlediği, orijinal albüme para verdiği ya da büyük mücadele ve sıkıntılarla reklam bulamayarak basım tarihlerini geçiren hatta iki ayda bir yayımlanacak hale gelen dergileri takip ettiği ortada.

Böyle düşününce de bu ülkede olan Kültür Başkenti etkinliklerinin de düzenli kültür takipçileri dışında pek bir etkisi olmadığı aşikar. Peki koskoca bir yıl ne işe yaradı? Bunun ülkemize katkısı ne oldu? Hepimiz birbirimize bu soruları soruyoruz. Ancak genel eleştiriler dışında pek bir şey yazılmış, söylenmiş değil.

Toplumsal olarak genel sorunumuzun aldırmamak, fark etmemek olduğunu düşününce böyle durumlarda hiçbir şey yapılmıyor oluşu da bizi şaşırtmıyor elbette.

Yılın ilk döneminde sessiz bir takip süreci geçirdim aslına bakarsanız. 2010 Kültür Başkenti etkinliklerine şehirde gördüğüm tüm çirkinlikleri bir kenara bırakıp bir şans vermek istedim. Aylar geçiyordu ancak ortada dişe dokunur bir şey yoktu: İstiklal Caddesi üzerindeki Atlas Pasajı içerisine açılan şık bir ofis, yoğun bir çalışma içerisindeki insanlar, tüm kültür etkinlikleri altında türkuaza yakın bir renkte tasarlanmış o logo dışında.

Bir yandan diğer Avrupa ülkelerini takip ediyordum. Bir önceki yıl Linz ve 2008’de Liverpool’da  sanat adına yapılanları düşündüğümde küçücük kaldığımızı biliyordum. Elbette biz henüz Avrupa Birliği’ne dahil değiliz. Belki kıyaslama yapmak başlı başına haksızlık. Dışarıdan göründüğü gibi eleştirilmemeli hiçbir şey.

Artık günü geldiğinde yapılan her şey muhteşem bir şekilde yapılmış gibi anlatılırken; orada durup kızgınlık ve hayret içerisinde baktığımız bir süreç içerisineyiz. Şehrin duvarlarında yıllarca göreceğimiz çirkin logolar ve birkaç ay içinde tamamen yayından kalkacak reklam ile bir yıl daha geçmiş olacak.

 Yılın ilk aylarında belki bu yıl kültür başkenti bahanesiyle Emek Sineması’nda yapılır diye düşündüğüm İstanbul Film Festivali başladığı dönemde bambaşka bir olaya sahne oldu. Bırakın festivalin Emek Sineması’nda yapılmasını; bu yıl içerisinde binanın yıkılacağı haberleri damgasını vurdu gündeme. Organizayonun yapıldığı hafta herkesin ortak isteği Kültür Başkenti seçildiğimiz bir yılda festivale yıllarca ev sahipliği yapmış; sinema severler için manevi değerinin tartışılamayacağı, bize şehrin dokusunu en güzel şekilde yansıtan bu binanın yeniden kullanılabilir olması isteğiydi. Festivalin bittiği günün ertesi tüm sanatseverler, oyuncular, yazarlar, ilk frigosunu orada yemiş, ilk aşkının elini o salonda tutmuş bir grup sinemasever binanın yıkılmaması için sokaklardaydı. Yıl içinde gelinen nokta ise binanın bir süre(!) daha yıkılmayacağıydı.

Gösteri ve sahne sanatları için de aslında garip bir yıl oldu. Sezon içerisinde çok güzel oyunlar sergilendi. İzlediğim oyunlara bakarak verimli bir yıl olduğunu söyleyebilirim bu yılın. Ancak diğer yıllardan çok da özel ve farklı olduğunu söylemek önceki yıllara haksızlık olur. Bu yıl bağımsız bir kaç tiyatro salonu için zor geçti. Özellikle de kendi yazdıkları oyunları sergileyen Kumbaracı 50 adlı tiyatro salonu için. Oynadıkları ‘’Yala Ama Yutma’’ adlı oyun  öncelikle ülkenin muhafazakar gazeteleri tarafından adeta topa tutuldu.Sonrasında da tiyatro binasının eksiklikleri sebep gösterilerek mühürlendi. Ülkemizin önde gelmiş nice tiyatrocu, balerin, opera sanatçısına sahnesini açmış olan AKM (Atatürk Kültür Merkezi) de önceki yıllardaki gibi hayalet bina olarak Taksim Meydanı’nda ayakta durmaya çalışıyor.

Bağımsız sanat için de zor bir yıl oldu. Tophane’de, aynı tarihte çoklu açılış yapmayı planlayan sanat galerilerine, açılışa gelenlerin ellerinde şarap kadehleriyle kaldırımda dolaştıkları ve orada oturan yerel halkı rahatsız ettikleri gerekçesiyle; orada yaşayan ve kesinlikle herhangi bir şekilde dolduruşa getirilmemiş(!) bir kitle tarafından saldırılar düzenlendi. Galerilerin camları kırıldı. Galeri sahiplerine ve olaya müdahele eden kişilere fiziksel zarar verildi. Ardından olayın gerçekleştiği caddenin girişine bir hafta boyunca 24 saat bekleyen bir Polis aracı yerleştirildi. Kültür ve Turizm Bakanı olay üzerine Galerilere ziyarette bulundu.

2010 Avrupa Kültür Başkenti Ajansı iyi şeylere de imza atmadı değil. Mesela: Alphaville Konseri. Yapıldığı yer ve ücretsiz oluşunun yarattığı hayret ifadesi dostlarım tarafından uzun süre alay konusu olmuştur. Zamanın ağızlara marş olmuş şarkılarını yaratan, 80’lerin en önemli topluluklarından birini Ümraniye’de sahneye çıkarmak alt grup olarak da Atiye’yi seçmek. Bunu bir de Berlin’de eş zamanlı bir konserle tamamlamak ve orada da Ferhat Göçer’i sahneye taşımak. Bu eminim birçok kişinin kolay kolay planlayamayacağı bir şey olsa gerek.

Onun dışında ajans, her birinin bütçesi 4 milyon lira olan sinema yapıtlarına da destek oldu. Tarihimize ne kadar ışık tuttu bilmiyorum ancak; o çok az izlendiği için sanat yapıtı olup olmadığı tartışılan filmlere oranla çok daha az insan tarafından izlendiği gerçeğiyle yüzleşmek için herhangi bir sinema sitesine bakmak yeterli.

 Bütün bunları yazarken arada bir baktığım 2010 Avrupa Kültür Başkenti internet sitesine göz atıyorum.Yapılan tüm işleri detaylı sayılabilecek şekilde yazıp bizleri bilgilendirmişler. Çalışan birçok kişinin işinde ne kadar iyi olduğunu fark ediyorsunuz aslına bakarsanız siteye göz attıkça. Ancak böyle bir süreçte neden bu kadar pasif kaldıklarını, sadece uçaklara çıkartma yapıştırmayı düşünüdüklerini ya da kimsenin katılmayacağı organizasyonlar düzenlediklerini, bu kadar yetenekli ve iyi yönetmenler, senaristler varken böyle filmler yaptıklarının cevabını bulamıyorsunuz.

Bunu hissedince de benzer birçok şeyde ne kadar ilerlediğimizi/gerilediğimizi düşünüp hayatımızdan geçen koskoca bir yılda olan her şeyin derinlerde depolandığını ve ufacık bir kıvılcımla nasıl da su yüzüne çıkabildiğini fark ediyorsunuz.

Evet, reklamlarda kültür başkenti olarak çok başarılı ve ilerlemiş bir dönem geçirdiğimiz yönünde şeyler söylenebilir. Haklı da olabilirler bir açıdan sonuçta kendilerinin çalıp yine kendilerinin oynadığı; birilerinin kalkındığı bir dönem geride kaldı.

Tüm bu olumsuzlukların giderildiği ‘’2010 Avrupa Kültür Başkenti’’ gibi iddialı sıfatlar altında ezilmediğimiz kültür dolu bir yıla ‘’Merhaba’’ diyelim.

28 Aralık 2010 Salı

‘’Kayıp Çocuk Masalları’’

Kısa olacaktı ancak bir sıkıntım yoktu giderken, içimde huzur vardı. Şehrin yorgunluğundan birazcık da olsa kaçmak ihtiyacım olan tek şeydi… Yanıma sadece ‘’Kayıp Çocuk Masalları’’nı alarak…
Dinlemeye başladığımda kentten uzaklaşalı yaklaşık bir saat olmuştu. Her zaman zorlanmışımdır yeni bir albümü dinlemeye başlarken. Hakkında pek çok şey bildiğin, çok sevdiğin bir müzisyen bile olsa, o tedirginlik bakidir.

Gerçi, 9 Aralık 2010 akşamı, Beyoğlu Nevizade’de alternatif sayılabilecek birbirinden güzel isimleri canlı dinleyebileceğiniz Ghetto’da albüm lansmanını izlediğimde, yeni albüm hakkında kısa bir fikir edinmiştim. Hatta insanların, hiç duymadıkları şarkıların bu kadar çabuk içine girmelerini şaşkınlıkla izlemiş, sonraki ayımı da her yolum düştüğünde müzik marketlere albümün gelip gelmediğini sorarak geçirmiştim.

Tanışıklığımdan itibaren aramızda her zaman özel bir bağ olduğuna inandım Cem Adrian’la... Gözlerimin kapalı, ruhumun beyazlayamadığı bir dönemde, her zaman geçtiğim bir sokakta küçük bir müzik marketten gelen ‘’Hayat… Ben…’’ ile değişti dünyam. Çok sevdim seni diyordu, çok üzdün beni… Sonrasında albümü alıp aylarca nasıl hiç sıkılmadan, önüne geçilemez bir tutkuyla dinlediğimi hatırlıyorum. Birçok açıdan çok amatördü; dinlerken sesini biraz olsun yükseltmeme izin vermiyordu. Ancak o kadar gerçekti ki… Derinden çıkıyordu tüm kelimeler, sesler… O günden itibaren yaptığı her albümü, içinde gerçek bir şeyler olduğunu bilerek aldım; çıktığı gün, sessiz sakin… Ülkede birçok insanın denemeye kalkmayacağı işlere imza attığını düşündüğüm yeni dönem müzisyenlerden biri olduğunu düşünerek.

‘’Ben Bu Şarkıyı Sana Yazdım’’ çıktığı günden bu yana da hiç yanılmadım. Şaşırdım, takdir ettim ama yanılmadım. Bunun verdiği hazla ve bu yeni albümde de ‘’Hayat… Ben…’’ heyecanını beklerken, ‘’Kayıp’’ geride kaldı. Hava karanlık, yollarda onlarca araç ve insana bakıyorum penceremden… Hep koşturmaca ve aldatmaca ve aldanmaca üzerine kurulu bir düzen.

İki yıl olmuş albüm yapmayalı; şimdi fark ediyorum. Albümün içine girdikçe, seste bir eksiklik fark etti kulağım. İniş çıkış duymak istedim ancak yoktu. Sound yine oldukça radikal ve içsel. Bir şey var diye mırıldanıyorum bu şarkılarda! Yıllar önce birçok müzisyenin yaptığı bir şey fark ediyorum! Herkesin hayranlıkla duyduğu o sesi, ihtişam ve her türlü kaygıdan uzaklaştırmış olağan sakinlikte, hatta bazen detone denilebilecek kurulukta kullandığını söylesem yanlış olmaz. ‘’Bir Katilin Ellerinde’’  ve ‘’Sen benim’’ bunu fark etmenin pek zor olmadığı şarkılar…

Bugüne kadar her şarkısında kullandığı ‘’çocuk’’ metaforunu bu albümde daha yoğun hissettiriyor. Bu ‘’çocuk’’un aslında bizzat Cem Adrian’ın kendisi olduğunu düşünürken ;bu albümde daha farklı bir çocuk düşünmemek elde değil….Üstelik bir veda durumu hissettiriyor ‘’Bana Ne Yaptın’’ şarkısı…

Derken bir kadın sesi duyuyorum aniden!  Bunun Aylin Aslım olduğunu anlayıp kulak kabartıyorum! Duyduğum ses ve sound o ana kadar dinlediğim en güzel sound…  Karanlık bir Umay Umay şarkısının çok daha iyi bir hali gibi, eğer bir şeye benzetmek gerekirse… Albümdeki bu şarkı için, dinler dinlemez kalbimden vuruldum, diyebilirim. Seslerinin uyumu harika… ‘’Unutursun’’, bir masalın bitişi ve kendini kandırma üzerine duyduğum, albümde  benim en çok sevdiğim ikinci şarkı diyebilirim tekrar dinlemeye koyulurken…

Tekrar tekrar dinlerken şarkıları artık eşit aralıklarla beliren sarı ışık dışında yolu aydınlatan hiçbir şeyin olmadığı yollardayım… ’’Ağladıkça’’ çalıyor bir yandan. En son ne zaman bir Murat Yılmazyıldırım şarkısı dinlediğimi düşündüm. En az on yıl olmuş olmalı. ’’Seni Tanımayan Yok Bu Şehirde’’ ile sarıp sarmalandığımı hatırlarım. Yaylılarla beraber oldukça güzel olmuş… İlerliyorum, şehir gittikçe uzaklaşıyor benden... Kalan üç şarkı ise çok çabuk geçti: ’’O Kirpik Hala Bende Sevgilim’’, ‘’Islak Kelebek’’ ve ‘’Yarım’’… Bazen albümlerin son şarkılarına geldiğinizde ilk anki büyü geçeli çok olmuştur ve artık bir şey ifade etmez. Bu albümde başlangıçtan bu yana bunu neredeyse hiç hissetmedim… ’’Benden Sonra’’ ve ‘’Tanrı Aslında Sever Hepimizi’’ gibi iki güzel şarkıyla albüm sonlanıyor. Yolculuk bitmiyor tabii. Hava aydınlanana kadar defalarca dinliyorum bu şarkıları… Her biri tek bir noktada birleşiyor: Ayrılık.

Her albümünde bir veda varken, bu albümde biraz daha baskın bu tema. Her şarkı ayrı bir yerden yaklaşıyor olsa da ortak noktaları bu. ’’Aşk Bu Gece Şehri Terk Etti’’ ya da ‘’Emir’’ albümlerinde bir ayrılık durumu vardı; ancak aynı zamanda her şeyi bırakıp gelen bir çocuk da vardı. Bu albüm daha bir yalnız diğerlerine göre…

Tüm kaygıları geride bırakmış, bir öncekine göre biraz daha geride durabilecek gibi görünüyor olsa da, ‘’Kayıp Çocuk Masalları’’ yılın son günlerinde çıkmış, gerçek müzik* dinlemek isteyenlere hitap edecek bir albüm olmuş. Önceki albümlerini ilk kez dinlediğimde parlayacak, birçok kişiyi etkileyecek şarkı bulmakta zorlanmazdım. Ancak bu defa bu konuda biraz kararsız kaldım.

Albüm kapağına da değinmeden olmaz… Tüm Cem Adrian albümlerinde olduğu gibi kâğıt bir zarf içinde satışa sunuluyor albüm. Kapak fotoğrafı da biraz iddialı sayılabilir. Boğaç Dalkıran’ın daha önceki çalışmasından esinlenerek yapılmış. Narsistik gibi görünse de albümü dinledikten sonra kişinin kendi kendine kalmışlığını, bırakılmışlığını fark edip sonrasında “en güzeli insanın kendi kendisine yetebilmesi mi acaba?” diye sormadan edemiyorsunuz.
Hava aydınlanırken şiş gözlerimle iniyorum otobüsten… ’’Herkes gider mi’’yi mırıldanarak…

*Gerçek Müzik: Yazıyı okuyan birçok okurun dikkatinden kaçmayacağını düşündüğüm bir kavram. Açıklamak aslında o kadar da zor değil: İçinde ticari kaygı taşımayan, dinleyicisine saygı duyan, kopyalamayan, duruşu ve samimiyetiyle kişiyi etkileyen, ortaya bir şey koyduğunda düşündüren, tartıştıran, hissettiren bir müzik olarak tanımlanabilir. Türler arasında herhangi bir ayrım yapmadan kullandığım bir tanımlamadır.

25 Aralık 2010 Cumartesi

Başlarken...


Her gün onlarca şey yaşıyoruz hayatta… Bir günde hem dünyanın en zehir anını, hem güneşli bir günde gülümseyerek bakabildiğimiz ışığı görebiliyoruz… Gazete sayfalarında, sanal âlemde, ekranda, sokakta gördüğümüz her şeye kayıtsızca bakabiliyor; hatta bir süre sonra birer canlı olduğumuzu bile unutabiliyoruz bu kaosun içerisinde... Hayat bizi yavaş yavaş bu halin içine yerleştiriyor… Tıpkı sistemin de istediği gibi…

Elbette gördüğümüz, yaşadığımız, hissettiğimiz hayat biçimleri birbirinden farklı... Ancak bir şeyler elimizden alındığında hissettiklerimiz ya da çok sevdiğimiz ancak bir daha göremeyeceğimizi bildiğimiz kayıplar olduğunda verdiğimiz tepkiler genelde o kadar benzer ki... Durup baktığımda bana zorla dayatılan popüler kültür müzikleri, bir kitap yazıp olmadık yerlere posterlerinin koyulmasını isteyen yazarlar, her şey gayet yolunda imajı veren iktidarların kuklaları haline gelmiş yazılı basın, kültür başkenti adı altında geçen koca bir yılda kültür merkezi kapatan, ülkenin en güzel sinema salonlarını yıkmak isteyen belediye anlayışı... Evet, bunlar eminim benim olduğu kadar sizlerin de bir şekilde dikkatini çekiyor... Ancak başta da sözünü ettiğim gibi hepimizi duyarsızlığa iten bu kadar dış etken arasında sadece kızıyoruz kendi kendimize, susuyoruz...

Buna benzer onlarca cümle zihnimin karanlık koridorlarında gezerken, bunları bambaşka insanlarla paylaşma düşüncesi içimi kemirmeye başladı. Karalamak ve onları insanlarla paylaşmak… Sanal da olsa sadık dostlar edinmek, karşılıklı yazmak, durmadan yazmak... Kelimelerin bir zihinden çıkarak bağımsız kanallara doğru hareketini seyretmek ve bunu kontrol etmeden yapmak, oluruna bırakmak... Bir blog üzerine düşünürken, gideceği nokta üzerine düşünmeden yazmanın tüm tedirgin edici ve bir o kadar da heyecan verici halini bilerek...

Bu sayfada size neler vaad ediyorum?  Kısacık bir günde nereye gidebileceğinizi ve bu limitli zamanda ne yapabileceğinizi, her yerde yazılan bir haberin bambaşka bir şekilde sunulmuş halini, “öteki”leştirmeden bakabilmeyi, yeni çıkmış raf aralarında kalmış bir kitabı veya aynı zamanda en çok satan ancak ne açıdan okunduğu tartışma gerektiren başka birini, alışılmışın dışında şeyler deneyen oldukça sevilen bazen nefret edilen müzisyenleri ve bunları canlı izleme şansım olduğunda ne kaçırdığınızı ya da kazandığınızı...

Her zaman mutlu olacağınız şeyler yazamayacağımı da şimdiden belirtir, bu başlangıç satırlarını okuyan herkese teşekkür ederim…

Takipte kalın...